27.6.11

Voltair'den Özgürdüşünceye Ekspress: 'kemalizm'de durmaz'

Voltair'e atfedilen bir söz vardır: "size katılmıyorum, ama söylediğinizi söyleme özgürlüğünüz için canımı veririm". Kuşkusuz Voltair'in söyleyecekleri, düşünen insanlar için, bir 'birey' olabilenler için egemenlerin 'resmi tarih'inden çok daha ilgiçtir. "Sizi saçmalıklara inandırabilirler, size katliam yaptırabilirler", "insanın aşağılık türü öyle bir yapılmış ki eski yolda yürüyenler, yeni bir yol gösterenleri hep taşlıyor" ve "Cennet (benim) olduğum yerdir." diyen, hep Voltair'dir. Kendini bütünlemesi için bir kavrama ihtiyacı yoktur bireyin, hayatın sorumluğunu almayanların diyebileceği birşey deıildir:"Ben neredeysem, orası cennet"
Ben bir bireyim, bir birey olarak diyelim ki -hani olmaz ya-bir devletin meşruluğunu kabul edeceksem, o devletin bana HER bireyin HER temel hakkını gözetecek bir teklif (anayasa) getirmesi/sunması lâzım....bir slogana indirirsek: Adalet olmazsa meşruluk da yok.   Yani ispat yükümlülüğü devlette, hem de sözde kalmayan, Amerika'daki gibi sadece 'laklak'da kalmayan, gerçek adalet.... Bunu bir imparatorluktan ya da ruhu, özü faşist olan bir devletten beklemek aptallık olurdu. Bu bir bireyin bir sistemi niye reddettiğini anlatan bir yazıdır.
Kemalizm, sadece ilerleyişin değil, insan hak ve özgürlüklerinin önünde de durur, 'kendine özgü' adaletiyle... Bütün verilen sebep de "halk kendisi için iyi olanı bilmiyor"dur.
Gerçekten anlamıyorum nasıl faşizm görülmez bunun içinde...?!?
Bakın yakın tarihten bir hikaye anlatayım:
İsmet İnönü’nün, İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında, posta pulları üzerinden ABD’ye jest yaptığı zamanlar. İnönü, ABD’ye, Washington ile Atatürk’ü, kendisiyle de Roosevelt’i yanyana koyarak, mesaj gönderiyor, Kemal Paşa ufak 'reklâm klibi' çekip 'aziz Amerikalılara' gönderdiği zamanlar.
Bir hafiye gibi tâkip edelim bu kurukafacılığın izlerini t.c.'nin ilk doğduğu zamanlardan beri:
Yıl 1927. Sözde demokrasi öncesi, tek partili dönem. Ege denizi açıklarında "S.S. Lotus" adlı, Fransa'ya ait bir ticari gemi bir Türk gemisine çarparak batmasına sebep oluyor. Fransız gemisi sağ kalan Türk mürettebatı alarak İstanbul'a demirliyor. Fransız gemisinin kaptanı tutuklanıp yargılanıyor ve ölen sekiz mürettebattan sorumlu tutularak suçlu bulunuyor. Davanın ilginç kısmı burası. Fransa, Uluslararası Daimi Adalet Divanı'na başvurarak t.c. aleyhine dava açıyor. İddia: "Kaza, açık denizde, türkiyenin kıta sahanlığı içinde gerçekleşmediğinden türkiye'nin Fransız kaptanı kendi topraklarında yargılama hakkı olamaz". Antitez olarak, türkiye'nin savunması, "savunma yapmalarına gerek olmadığı, böyle bir gelenek olmamakla beraber sözkonusu ülke bunu yapmayı şeçtiğinde, bunu yasaklayıcı bir hukuk gelenegi veya yazılı anlaşma olmadığı". Karmaşıklığın sebebi, daha sonra 1951'lerde oluşturulan uluslararası denit ulaşımı kurallar o zaman daha mevcut değil. Böylesi kazalarda sağ kalan kaptanın yargılanması diye bir mesele olmamış. 'Lotus' olayında olması, Mahmut Esat adındaki 'zamanın Adliye Vekili'nin bu kazayı yeni cumhuriyetin kendini göstermesi için bir fırsat olarak görüp Fransız kaptanı birkaç ay hapise koyması ile başgösteriyor. Yâni kazada sağ kalanları kurtarıp İstanbul'a getiren Fransız kaptanı yargılayarak yeniyetme milliyetçilikle çıkıp "Sizin Osmanlılara koyduğunuz kapitulasyonların kan davâsını sürdürüyoruz" şeklinde bir mesaj veriliyor, izolasyonist ve düşmanca, kemalistlere sorarsan anti-emperyalist bir tutumla.
Neyse, Uluslararası Daimi Adalet Divanı o zaman yükselen İtalyan ve Alman parti-devlet modellerine benzeyen t.c.'yi daha fazla soyutlayıp yeni faşist rejimlerin cephesine itmemek, gelecekte uluslararası kanunlara katılımını desteklemek için Fransa'nın davasını düşürüyor, hatta Hollanda, Den Haag (Lahey) den mustafa kemal'e tunç bir 'bozkurt' heykeli hediye ediyor.
Hiçyoktan egolar pofpoflanıyor, kemal de bu fikrin sahibi mahmut'u yerlere göklere çıkartarak kendisine davadaki başarısından ötürü 'ateştentürk' soyadını öneriyor ama o af dileyerek S.S.Lotus'a çarpıp batan türk gemisi "bozkurt"u soyadını alıyor. Mahmut ve Kemal arasındaki aşkı o andan sonra ancak hayâl edebiliriz! Ama bildiğimiz genç bakanın ne dediği:

“Benim düşüncem şudur: Herkes, dostlar, düşmanlar ve dağlar, bu ülkenin efendisinin Türkler olduğunu bilmelidir. Saf Türk olmayanların, Türk Ana Vatanında sadece bir tek hakları vardır:  Hizmetkâr olma hakkı, köle olma hakkı.” 
Mahmut Esat Bozkurt 19 Eylül 1930'de Ödemiş'te "T.C. Adalet Bakanı"
olarak...
✖✖✖
←“Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklartalep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.”
O "Adalet" Bakanının Başbakanı İsmet İnönü...
✖✖✖

 -“Efendiler...Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhiselam’ın oğlu Yasef’in oğlu olan kişidir..."
 O Başbakanın Diktatörü Mustafa Kemal...


Nasıl barışcı olunur ırkcılıkla beraber? Birbirlerini dışlayan kavramlar.... Nasıl ırkcı olunmaz milliyetçi olunca?..

"Milliyetçilik ‘tenâkür’e, yani başka milletlere karşı antipatiye dayanır. Bu yüzden kendisini ‘öteki’nin yerine koyan ve ona ‘tearüf’, yani sempati duyan tüm duygu ve düşünceler milliyetçiliğe yabancıdır." 
Bunu diyen Mustafa Kemal'in "fikirlerimin babası" dediği Ziya Gökalp, hani 'Kızıl Elma', 'Altın Işık', 'Türk Töresi', 'Türkçülüğün Esasları' gibi propaganda şaheserleri yazan bu ideolog müsveddesinin bunu söylemesi bana 'Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı'Joseph Goebbels'in bunları söylemesini getirdi:
"Eğer yeteri kadar büyük bir yalanı tekrar tekrar ederseniz, sonunda insanlar inanacaktır.
Yalan ancak devlet o insanları o yalanın siyasi, ekonomik ve/veya askeri sonuçlarından koruyabildiği sürece sürdürülebilinir. Öyleyse devlet için elindeki tüm güçleri görüş ayrılığını bastırmak hayati önem taşır, çünkü gerçek, yalanın ölümüne düşmanı ve dolayısıyla, gerçekler devletin en büyük düşmanıdır.”
Bunların hepsi faşisttir.. Türkeş gibi şaklaban olmasalar da, eninde sonunda en iyi ihtimalle 'potansiyel faşist'tirler. Diyeceğim budur.
Her insanın belli fikirleri vardır. Kafasından din, tanrı ve ulus kavramlarını atmış bir birey olarak kimseye yaltaklanmak zorunda değilim. kemalizme karşı olduğum için şeriatçı, PKK'li, ermeni-yahudi-rum-rus-komunist- intibası uyandırmak (ki eğer ûyle görüyorsanız) bu benim tavrım değil sizin anladığınızdır.
Kurtuluş savaşı, kahramanlık hikayeleri, savaşçı ve kahraman bir millet olduğumuzu vesaire hepimiz duyduk bunları. Peki kurtuluş savaşında köylerden toplanan insanların zorla cephelere sürüldüğü neden konuşulmuyor?
Kimlik sorununun yanısıra anlayış sorunu da var insanlarda. Daha kavramların ne olduğunu dahi bilmeden karşıtlık oluşuyor. Bir de verilen eğitim sürecinde kafalara 'insan hayatının değeri', fikirler, haklar, gereksinimler, nesnel tarih, DOĞRULUK değil, "O olmasaydı yamyamlar annelerimizin ırzına geçerdi", "elimizdeki herşeyi yüceöndere borçluyuz" gibi saçmalıklarla tamahkar bir halk duygusu işleniyor ki bu da bir baskı ve daraltma ortamına dönünce özgür düşünce başlamadan noktalanıyor. Nasıl ki şeriat sorgulatmıyorsa içerisinde bulunduğunuz sistem de kendini garanti altına alarak, sorgulanmasını koyduğu yasalar, propagandası ve dur-durak bilmeyen kültür savaşı vasıtası ile engelliyor insanların düşünmesini. Biri çıkıp da "Yok kardeşim öyle değil, böyle!" deyince kafasına vurulup susturulmaya çalışılıyor.
Ama sorular dinmiyor, her yeni nesilde aynı soruları soracak birileri çıkıyor. Ne zaman elini atsan gerçek tarihe, 'resmi tarihin' saklayıp kimsenin bir kere bile anamadığı, o afralı-tafralı Makedonya'lı Mustafa Kemal'den çok daha Türk insanların kâtli çıkıyor ortaya. Bırakın tarih derslerinde size okutulan martavalları. Hiç duymayanlar, bilmeyenler, kopya çekerek geçenler, o yalan yanlış çarpıtılmış 'kemalist tarih'e mâruz kalanlardan daha şanslı. O insanları boku bokuna öldüren diktatörün savunucularına sormalı, "ne diyorsunuz, o "Savaşmayı reddedenlerin 'ibreti alem' olsun diye idam edilmesine?" diye... Osmanlının kahrını O KADAR çektikten sonra ne sebepten olursa olsun kimsenin savaşına gitmeme hakkında direnen bireyler? Mustafa Kemal' peşinde herşeylerini verdikten sonra diktatör tarafından keyfî olarak öldürülenler, her köşeye sıkıştıklarında, her kafaları attığında 'hain-bölücü' târifini değiştirip paranoyaklığa daha da batan kemalistler tarafından harcananlar... Onların hikayelerine ne oldu?..
Sadece cevaplarındaki ırkcılığı görmek için sorulur...
Bunlara rağmen her şeylerini, hayatlarını veren insanların değil de savaşta burnu dahi kanamayan komutanların kahramanlık hikayelerinin anlatılması ve varlık nedeninin onlara dayandırılması... Kemal'in bu denli ilahlaştırılması.BUNUN 90 SENE YAPILMASI.!. Bu kadar insana, zorla yapılması....hiçbiri insanlık değil bunların!
Sonra 'niye bu kadar dolusun' diye soruyor kemalistler "Niye bizden nefret ediyorlar?" diye soran aptal Amerikalı'lar gibi...
    EVET, Kusura bakmayın ama bunların konuşulmasının ya da eleştirilmesinin dahi engellenmesi bana hiç de etik gelmiyor, onun için elimden geldiğince zorluyorum tabuları. Biliyorum nasıl bir sabitfikirlilikle karşı karşıyayım, nasıl beyni yıkanmış insanların. Tarih nesnel olarak aktarılmadığı müddetçe bu ideolojiler kafalara kazınırsa bittabi kemalizm her gencin sarılacağı süper kahraman olur. Aslında sorunum geçmişteki ya da şu anki iktidarla bile değil, sorunum "iktidar"la. Adalet güç kullanarak sağlanamaz. İktidar olmak için de pasif kalınamaz ama iktidar isteyen kim? Kafası kapalı gamalist sabitfikirlileri içinde bulundukları garibanlıktan çıkarma gibi bir amacımız yok.
Gerçekte, hiç bir amacı yoktur bu yazının.. Basit olduğu kadar çetrefil 'türk esperantosu' bir dilin kelimelerinin dansını seyrediyorum ben de her okuyan gibi. Konuşmadığım bir dilde yazıyorum. Konuşmadığım insanlarla, ait olmadığım bir kültürle iletişim, hem ilginç hem de komik. Geçenlerde birisi 'türklüğünden utan' dedi...söyleyecek tek söz bulamadım bir anda. İnternet sayesinde her türlü fanatiklerle karşılaştım ama bu akılları çarpıtmış 'türkiye-şartlandırması' hem BF Skinner'i hem de Pavlov'u mezarlarında dansettirebilecek tek sosyal şartlandırma bence... Kimlik kargaşasında fanatikleştikçe fanatikleşen garip bir toplum. Onlarla beraber yaşamak zorunda olduğum zamanlar benim sıtkım-sıyırdılar, ben de şimdi bu birikimden bol kese harcıyorum, olay bu. Onların o kutsal zannettiği, tapındığı değerlerin üzerine böyle mecâzi olarak işiyorum, zevkle yaptığım birşey. Basit bir "elimde olsa mezarlarınıza da işer, bir de o 'tapınakkabir' denilen ucubenin ortasına sıçarım" ile sarsılacak tutuk kafalı insanların tepkileri bir tarafa, bütün bu tantana arasında 'duygusallığın ötesi' insanlığı, özgürlüğün onurunu görüp seçebilen insanlarla paylaşmak da cabası.


✖ kemalism is fascism..✖ kemalizm faşizmdir...✖kемализма это фашизм..✖kemalismus ist faschismus...✖kemalismo è fascismo... ✖ Le kémalisme est le fascisme ...✖

“Atakürt” , Ahmet Altan'ın '7 Nisan 1995' tarihli efsanevi makalesi

Atakürt
7 Nisan 1995
Ahmet Altan

Mustafa Kemal, Selanik’te değil de Musul’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle ve Kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “Kürdiye Cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de Meclis kararıyla “Atakürt” adını alsaydı...
Kürdiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarına “Kürt” deneceği için hepimiz “Kürt” sayılsaydık, Taksim’e, Kadıköy’e, Kızılay Meydanı’na, Kordon’a “Ne mutlu Kürdüm diyene” pankartları asılsaydı...
“Kürdiye’de” Türk olmadığı, herkesin aslında Kürt olduğu söylenseydi, kendilerini Türk sananların aslında “deniz Kürdü” oldukları iddia edilseydi...

Kürtlerin “yedi bin yıllık” bir tarihi bulunduğunu, Anadolu’nun esas sahiplerinin Kürtler olduğunu, Moğolların, Hunların, Etrüsklerin aslında Kürtlerin atası sayıldığını, Osmanlıdaki Kürt paşalarının kahramanlıklarını derslerde okusaydık.
Teoman, Cengiz, Atilla, Osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, Berfin, Beruj, Tiruj, Nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık...
Türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları Kürtçe yapılsaydı...
Romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi Kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca Kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi Kürtçe çıkarsaydık...
Okullarımızda yalnız Kürtçe okutulsaydı ve Türkçe okutulması yasaklansaydı...
“Biz Türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var” dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.

İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Edirne’de polis sürekli olarak bizi izleseydi, “özel timler” bizim “Kürdiye Cumhuriyeti’ni” parçalamak isteyen “ayrılıkçılar olmamızdan” kuşkulanıp hepimize sürekli “suçlu” muamelesi yapsaydı, sırf Türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.
12 Eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı...

Evlerimiz basılsa, ayrılıkçı “Türk teröristlere” yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, Diyarbakır’a, Hakkari’ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık...
Biz Türkler buna razı olur muyduk, “işte hepiniz Kürdiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak birer Kürtsünüz, ayrıca Türklük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz” sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?
Yoksa, Türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin “eşit” vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?

Bu ülkenin Türk ve Kürt vatandaşları var ve tarih “Türk” çizgisinden yürümüş, bugün bizim “Türk” olarak kabul edemeyeceklerimizi Kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.

Türkiye’nin bu kanlı karmaşadan “demokrasiyle” ve Kürt vatandaşların “kimliklerinin” kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde, bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:
- Nedir demokratik çözüm, nedir Kürt kimliği?
Biz Türkler, bir “Kürdiye Cumhuriyeti’nde” yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün Kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.
Kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi?
Değmez diyenler “demokrasi” istiyor işte.
Demokrasiyi getirmek çok mu zor zanaat?
 ★


✖ kemalism is fascism..✖ kemalizm faşizmdir...✖kемализма это фашизм..✖kemalismus ist faschismus...✖kemalismo è fascismo... ✖ Le kémalisme est le fascisme ...✖

25.6.11

atatürkistlerin monolitik 'vatandaş saplantısı'..


Bugün 21.yy'da Kemalizm eleştiricileri cephesinde bile, bu anlayışın bir bütün olarak cesurca tartışılması ve artık aşılması gerektiğini dile getirecek net bir pozisyon alış sözkonusu değildir. En liberal görünenler, solcu ve hatta anarşistler bile gerçekte belli Kemalist önyargılardan bütünüyle muaf değildirler. 80 yıldır Anadolu ve içindeki insanların iliğine işlenmiş totaliter bir rejimin tüm şartlandırmalarından, yalanlarından, en güzel ve müsbet fikir ve ideolojileri kendi emellerine alet edip yarattığı safsata 'sözde kültürden' kurtulmaktan daha acil ne olabilir t.c.'de??
AKP kemalizm dışı değil, kemalizmin ta kendisidir. Kemalist birikimin, kendi kuyruğunu yutan yılan misalî, kendisiyle kendi yarattığı demografi yoluyla hesaplaşmalıdır. Bu hesaplaşmaya dışarıdan bakarak sonrası için hazırlanmak yerine ipleri yukarıdan çekilen AKP ve tüm kemalist kadrolaşma arasında şaşkın kalmak istemeyenler anlamaya çalışsın: Kemalizm şu an bu ülkede bir rejim olarak yaşanmakla kalmayıp, "faşist kemalist rejim'e rağmen" değil, "faşist kemalist rejim yüzünden" çıkan 'Kürt Sorunu ve her türlü 'irtica' ve (AKP) gibi ürünlerinden de sorumludur. Tabii ki yönetimde olduğu zamanlarda ortaya çıkan, halledilmeyen sorunları üstlenmek istemeyip yerde-gökte suç bulmaya çalışmaları normaldir kemalizlerin. Bu zihniyeti Hitler'in Stalingrad hezimetini, Enver'in Kafkaslar hezimetini üstlenmeyip suçu başkalarında bulmasından sokaktaki garibanın 'milli takımlarının' hep hakem, yönetim, vs. sebeplerden kaybettiğine inanmasına kadar her yerde görebiliriz.
Anadolu'nun sorunları, 1938 Dersim Soykırımını bizzat yapan birinin ürünü kemalizmin doğası gereği halledemeyeceği sorunlardır. Yaptığı yapacağı, ancak kemalizmin çözülüş sürecinden sonra iyileşebilecek derin yaralar açmak.  Kurtuluş, kemalizmin sökülüp atılması, kurtuluşun yolu ise bu gidişatın sonunda meydana gelecek 'büyük yüzleşme' ile kimliklerin sorgulanması olacaktır. Kemalizmin ürünü derin yaralardan akan kanlar bunu gösteriyor, her nekadar kendi çıkarına olsa da beyni yıkanmış kalabalıkların aynı sonucu veren alışılmış tepkilerin dışına çıkamayacakları yeni çözüm teklifleri karşısında sudan çıkmış balığa dönmelerinden belli.
Ancak sosyoloji ve psikoloji ile ilgili olanların bildiği gibi, birşeyin tepki olarak büyüyüp güçlenmesi için sadece yasaklanıp sürekli bir baskı altında tutulması yeterlidir. Bahçıvanlar bunu bilir: budamak, bir çiçeği güçlendirir. Kendi diktasını tek parti diktasına, onu da osmanlının bürokrasisiyle Mussolini'nin devlet anlayışının karışımı bir sisteme dönüştüren diktatör MKemal, şapkasının keyfinden adam öldürtmekten İzmir suikast teşebbüsü sonrası rezilliklerine kadar ancak bizim bildiğimiz o 'Diktatör Kemal' olabildi. Belki "benim" diye sahiplendiği topraklarda onun sihirine kanmamış insanlara, kafasından yarattığı kimliklere 'hayır' diyenlere bu kadar gaddar olmasaydı atatürkçülerin hayallerindeki gibi görebilirdi dünya bu diktatörü, ama şu anda durum bu:
http://authoritarianism.blogspot.com/2006/05/top-10-profile-kemal-atatrk.html
Neler yapmadı ki 15 senelik diktası süresince? O kadar kan dökmesinin yanı sıra, yol yöntem de birisi hakkında fikir edinmemizi kolaylaştırır. Seyit Rıza'nın katli, ornek vermek gerekirse, Tupac Amaru'yu katleden İspantolları akla getiriyor. Ceset parçalamalar, mezar, iz kalmamasına özen göstererek herşeyi talan-ı tumar, dillerini bile yasakla ki inansınlar aztek olmadıklarına... malûm emperyalist güç gösterileri eksik kalmaz, böbürlenerek Adana'ya Hatay'ın üzerine oturmaya gitti Kemal Paşa, Dersim Soykırımını bizzat yönettikten sonra, bunu da bilmez resmi tarihin zihinsel köleleri.
     Ama ne dedi Seyit Rıza? Tabii ki tarih dersinde okumadınız, kahramanlığa gelince kocaman internette bunları gidip bulacak, kendisine yutturulan yalanlarla yüzleşecek kemalist neredee? İşte budur cesaret, gerçekleri görüp kabûllenebilmek, kendi tarihini, yalanların ötesine bakacak kadar merak etmek. Yoksa sürü hayvanı gibi korku içinde tutuk bir beyinle "düşman üzerine yürümek" iş değil.... Başı bilmeyene merak olsun, Seyit Rıza son sözlerini böyle bitirir :  
"Ama sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun.” 
    Yani Seyit Rıza kemalizmin geleceğinin haberini verir. Adaleti esirgeyenlerin rahat ve huzur bulamayacaklarını anlamak istemeyenlere son kez söyler, haince öldürülmeden önce.
Şu anda 2,5 milyon insanı bünyesinde çalıştıran, geri kalan milyonları da kurucusunun hayalindeki gibi toplum mühendisliğinin bir hammadesi olarak gören t.c. devleti, alenî din düşmanlığı ile karışık yarım-yamalak 'diyanetli laikliği' ve Kürdistan'daki israilvari 'imha-mahvetme' ve 'asimilasyon-sürgün' politikaları ile bu toprakların süregelen en büyük sorunudur. Onun için öncelikle "kemalizm faşizmin TA kendisidir, o ülkenin gerçekleri gözönünde bulundurulursa kanayan bir yaradır" diyoruz ya.



✖ kemalism is fascism..✖ kemalizm faşizmdir...✖kемализма это фашизм..✖kemalismus ist faschismus...✖kemalismo è fascismo... ✖ Le kémalisme est le fascisme ...✖

"Bazı modern diktatörler..." Emma Goldman türkiye'nin son 80 yılını öngörüp anlatmış.

Özgürlük sevgisi evrensel bir vasıftır, ve şu ana kadar hiçbir zorbalık yönetimi onu yoketmeyi başaramadı. Bazı modern diktatörler deneyebilirler, esasında kontrollerindeki her zulüm imkânı ile şu an deniyorlar. Böylesi bir projeyi sürdürebilecek kadar uzun sürse dayanabilseler de (ki hayâl etmesi zor), başka zorluklar da olacaktır. Önce o diktatörlerin, 'eğiteceği' insanları, onlara özgürlüğün nîmetlerini hatırlatacak geçmişlerindeki her türlü 'gelenek görenek'den ayırıp mahrum bırakmaları gerekir. Aynı zamanda onları özgürlük yanlısı fikirler kapabilecekleri öteki halklarla ilişkilerini kesmeleri/izole etmeleri gerekir.-Emma Goldman

Alaturka musikinin radyo ve gazinolarda yasaklanmasından sonra, Münir Nurettin, Hafız Burhan ve Safiye Ayla gibi şarkıcılar tango söylemeye başladılar. Her birinin 78 devirlik tango plâkları dahi çıkmıştı. Fakat, bir akşam Diktatörün canı Türk musikisi istiyor. O zaman Ankara'da musikişinas ve bestekâr Dr. Sıtkı Falay ve tamburi Osman Pehlivan var. 
"Hadi!" diyor Diktatör, "Onlara gidelim!".
Gece 22:00 sularında Dr. Sıtkı Falay’ın evine gidiliyor. Sıtkı beyin udu, Osman Pehlivan'ın tamburu ve Sıtkı Beyin eşi Vasfiye hanımın güzel sesi eşliğinde, Rumeli türküleri de araya girerek, coşkulu bir alaturka müzik ziyafeti veriliyor. Sarhoş Diktatör, "Bir daha! Bir daha!" diyerek tekrarlatınca, Osman Pehlivan'ın "Paşam siz emredince dinliyorsunuz, ama bunları dinlemek isteyen binlerce insan var!" yakınmasına,"Doğru söylersin Osman!" karşılığını veriyor.
"Hemen Radyo evine gidin ve fasıl yapın!" diye ekliyor.
Ercüment Behzatlar Radyoevi Müdürü'nü arıyor. Radyoevi Müdürü çok şaşırıyor ve yasağın kalktığına inanamıyor. Köşke telefon ediyorlar. Diktatör'ün emir verdiğini öğrenip, gecenin yarısında radyoda fasıl başlatıyorlar. Böylece, klâsik Türk musikisi üzerine konulan yasak, kısa bir aradan sonra tamamen kaldırılmış oluyor.



✖ kemalism is fascism..✖ kemalizm faşizmdir...✖kемализма это фашизм..✖kemalismus ist faschismus...✖kemalismo è fascismo... ✖ Le kémalisme est le fascisme ...✖

"Askerlere PKK Kıyafetleri Giydirdik"

Mert kıpti sirkatin söyler: 2005 yılında jandarma albay rütbesinden emekli olan ve daha önce "jandarmadaki telekulak" olayını deşifre eden Erdal Sarızeybek,
kitabı "İhaneti Gördüm"de askeri sırlarını açıkladı.

   TSK terörünün perde arkasını anlattığı kitabında Sarızeybek, 1992'de Şemdinli'de "halkı korumak" gerekçesiyle nasıl çatışma havası yarattıklarını ayrıntılarıyla anlattı. Kitabında yaptıklarını "terörle mücadele adına bazı çılgınlıklarımız" diye nitelendiren Sarızeybek, orospuçocukluğunu şöyle anlattı:

"Planım şuydu: İki üç gecede bir, 120 mm'lik havan aydınlatma mermisini ilçe merkezi üzerine atacaktım. Sonra, önceden belirlenmiş hedeflerin üzerine makineli tüfekle ateş açacak, sonra da roketleri ateşleyip, şehir üzerinde tam bir çatışma havası yaratacaktık. Ertesi sabah halkı, şehir meydanında toplayıp, muhtemel bir çatışmada şehrin ve halkın ne denli zarar görebileceğini, bu nedenle teröristlerin şehre girmesine izin vermemeleri gerektiğini anlatacaktık. Dediğimiz gibi de yaptık. Haftada en az bir kez bu uygulama Şemdinli'de yapılır oldu, hem de uzunca bir süre."
Emekli albay Erdal Sarızeybek, askerlerden "sakallı" timler kurduklarını ve PKK kıyafetleri giydirerek yollara çıkardıklarını da anlattı. Sarızeybek kitabında bu konuyu şu şeklinde anlattı:
"Ülke yanıyordu, gün geçmiyordu ki eylem olmasın. Bir ara çaresiz hale düştüğümüzü itiraf edebilirim. Neler yapmadık ki, askerlerden sakallı timler kurduk, bu timlere PKK kıyafeti giydirdik, yol güzergahlarına geceden çıkarıp emniyet almaya çalıştık. Bir konvoy emniyeti için, yüzlerce askeri geceden yürütüp kritik yerlerde emniyet almaya çalıştık"

BU SÖYLEDiKLERi....YA SÖYLE(YE)MEDiKLERi:
BEHDİNAN - Türk ordusunun 1995 yılında Şirvan kırsalında kimyasal silah kullanması sonucu, yaşamını yitiren 80 HPG gerillası toplu olarak gömüldü. Toplu mezarın yerini o dönem çatışmaya katılan korucuların da bildiği kaydedildi.

Görgü tanıklarının ifadelerine göre, 1995 yılında Şirvan kırsalında Şêx Cuma denilen alanda yapılan operasyona korucular da katıldı. Toplam sayısı 110 olan gerilla birliğiyle çıkan çatışmada çok sayıda kayıp veren Türk ordusu kimyasal silah kullandı. Görgü tanığı ANF’ye şunları anlattı:
“Bu dönemde yaşanan bu operasyonlarda ortaya çıkan çatışmalarda Türk ordusunun verdiği kayıplar vardı. Bu gerilla birliği kadın ve erkeklerden oluşmaktaydı. Operasyonun son zamanlarıydı, askerler verdikleri kayıplardan dolayı çılgına dönmüşlerdi. Bu dönemde artık son çare olarak, kimyasal silaha başvurdular. Bu uygulama sonucunda, 80 gerilla yaşamını yitirmişti. Bu operasyona bölgede yer alan korucular da katılmıştı. Onlar da bu saldırıları çok iyi biliyorlar. Ayrıca yaşamını yitiren 80 gerillanın şu anda nerede gömüldüğünü onlar da bilmektedir.”

‎'Faşist t.c.' deyince bazıları mecazi, bazıları abartma, bazıları genelleme zannediyor. Eski moda düz faşizmden bahsediyoruz. Ne yapacağı belli olmayan saldırgan faşizmden, malûm diktatörün mezarından yönettiği o tuhaf faşizmden bahsediyoruz. O ağızda sakız anti-emperyalist, ilerici, barışcı, insana saygılı martavallarına inanmayın siz. Bu devletin kademeleri soykırım yapmaya hazır gerçek kemalistlerle doludur.
Nasıl yeni doğmuş bir vahşi hayvan ne kadar şirin gözükse de eninde sonunda potansiyeli ancak bir 'vahşi hayvan' olmaktır, nasıl gözükürse gözüksün, hangi masallarla kendini saklamaya çalışırsa çalışsın, milliyetciliğin ruhu ırkcılık, yöntemi faşizmdir....
Onun için diyoruz ya:
 Milliyetcilik ırkcılıktır, faşizmdir....
Gerisi palavradır.





✖ kemalism is fascism..✖ kemalizm faşizmdir...✖kемализма это фашизм..✖kemalismus ist faschismus...✖kemalismo è fascismo... ✖ Le kémalisme est le fascisme ...✖

Ağlaşan ulusalcılar hakkında birkaç söz


   Niye sempati gösterelim şimdi bu paçavra-bayrak hastası ulusalcılara? 80 yıl "bu cumhuriyet değişmesin" diye anamızı ağlattılar. Şimdi kendileri ağlıyorlar. Özgürlüğün, insaniyetin önüne koydukları taşlar çatlıyor, eski kadrolaşmanın eski hali yok artık. Yaptıklarının seceresi enselerine yapışınca, rezilliklerini görmemezliğe gelemiyorlar...
AKP’nin türkiye insanlarına getirdiği alternatif, alternatif değil, ilkellik. Bunu yadsımak, kişinin o ilkelliğin bir parçası olduğunu gösterir, o kadar bariz yani. Bariz olmayan, AKP'nin sanıldığının aksine kemalizm dışı, kemalizme aykırı bir bir oluşum değil, kemalizmin zorla yarattığı tepkinin organize hali, dahili bir ürünü olması. AKP 'den nefret eden 'vatan elden gidiyor' atatürkçülerine anlatmak imkânsız olsa da işin onlar için rencide edici gerçeği bu:  ✖  Bu yeni model irtica, sonuçta kemalizmin yarımyamalak 'diyanetli laikliği'nin ürünüdür, kemalizmin kendisiyle hesaplaşmasıdır. Kendi yozlaşmışlığı ile içinden, kendi bünyesinden o meşhur laiklik takıntısı ile 'irtica'yı, sapık milliyetçiliği ile de 'pkk' ve Kürt sorununu çıkaran hep o demode kemalizmdir. ✖  Fikir özgürlüğüne düşmanlığı ile insanları fanatikleştiren, uyumlu yaşam ve barış olanaklarını kapayıp insanın hayat hevesini kursağında bırakan, hep o karabasan kemalist yaklaşımdır.  Siz 'vatan elden gidiyor' diye sayıklayan atatürkçülere bakmayın, Mustafa Kemal'in vasiyeti harfi harfine takip edilerek gelindi bu noktaya.
Balık baştan koktu, it ite-it kuyruğuna buyurdu,  popüler ve rezil rüsva juntalarımız oldu.
Aman bırakın AKP, DTP, CHP, MHP, ve ötekiler, kendilerine göre ters yönlerden çekiştirerek bu devletin taşlarını oynatsınlar. Kemalizm taşları, molozları yerinde durdukça ve çoğunluk kemalizm’i dolayısıyla onun adına darbe yapan orduyu övdükçe bu zihniyet değişmez. Atatürkün ipliğini pazara çıkaranlar bir yana, bırakın 'faşist olmadıklarını söylerken bile renklerini belli edenler emekli insan kasabı OsmanPamukoğlu gibi kaş yapmaya çalışırken göz çıkarmaya devam etsinler...
Kemalizm, statükodur, darbeci ordudur, MHP’dir. CHP’dir. YÖK'tür. TCK'dir. TMK'dir. Her kılıfa sokulabilinen, ilahına 1001 yoldan tapınmak ve militarizmden gayrı omurgası-prensipleri olmayan bildiğimiz kokuşmuş 19.yy milliyetciliğidir. Adamı güldürürler, bir taraftan laiklik sayıklayıp öteki tarafatan 'diyanet işleri müdürlüğüü' kurarak...

Ezberletilenlerden başka zerre dirhem birşey almıyor kafaları. Kemalistler, Atatürk'ü ve dönemini de bildiklerini zannederler. Halbuki tek yaptıkları klişe lafları tekrarlamak. Mesela, "Atatürk ilkeleri" diye öğretilen o ünlü altı maddenin, aslında 'CHP'nin ilkeleri, CHP'nin '6 Ok'u olduğunu, 1930'ların başında parti programına konduğunu, ancak daha sonra, 1937'de anayasaya girdiğini bilmezler. Niye? Çünkü o yıllarda Ankara'da, aynı Almanya'da ya da Sovyetler Birliği'nde olduğu gibi bir "parti-devlet bütünleşmesi" hayali var da ondan...
21.yy'da anayasasında bir 'KiŞi' ismi geçen 3 ülke var: Kuzey Kore, İran ve Türkiye... tebrikler.
tekrarlayalım:
*insan kendini bir ideoloji ile özdeşleştirirse, özdeşleştirdiği kadar takıntılı, sabitfikirli olur. İnanç, ideoloji...bir fark yok bilinci körletip insanı şapşallaştırmak için. Sıradan bir kimliğin temel taşlarıdır inanç-ideoloji, daha doğrusu 'iskambil kâğıtları'dır. Sıradan bir kimlik ister klübe, ister şato-saray olsun iskambil kâğıtlarından yapılmıştır. Onun için çok alıngan olurlar, üflesen sallanır "o koca kimlik". Tek kalmayı sevmezler, güruh psikolojisine  özdeşimlerinin zoru ile girerler, kişisel sorumluluklar bir anda bir kenara bırakılıp insanlık dışı eylemler 'savunma' kisvesi altında gerçekleştirilir..ama tabii "başka yol omadığı için mecburen" ve birtek o "değerli" inançlar için. 
SONRA VARSIN GELSİN İlkellİk, ırkcılık, şovenizm, katliam, asimilasyon, baskı, işkence...
Bakın bizden önce bu mesajla ortaya çıkanlara neler yaptılar... Bugün bile çoğu solcunun anlamayıp allak bullak olduğu bu mesajı, komprador burjuvazinin devleti t.c.'ye karşı verilmiş en epik savaşın komutanının kendisinden, bu mücadelenin en anlamlı sloganı şeklinde aldık : "kemalizm, sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlüktür." Babasına işkencede parçalanmış cesedi verilen İbrahim Kaypakkaya, bu mesajın tekerrüründe yaşamaya devam ediyor.



✖ kemalism is fascism..✖ kemalizm faşizmdir...✖kемализма это фашизм..✖kemalismus ist faschismus...✖kemalismo è fascismo... ✖ Le kémalisme est le fascisme ...✖

Pabucumun Solcusu, Korporatist Devletci !


Kemalizmi devletçi olduğu için sol olarak görmek, 'ulusalcı' olduğu için anti-emperyalist olarak değerlendirmek kadar yaygın bir yanılsamadır. Oysa Kemalizmin, sol düşünceyle, sosyalist fikirlerle hiçbir ortak tarafı yoktur.
  Kemalist devletçilik, devlet kapitalizmi demektir.
Sermayeye karşı değildir, bilakis sermaye sınıfını temel alır, onun gelişimini teşvik eder ve kapitalist sanayinin gelişiminin zeminini hazırlar. Nitekim daha cumhuriyet kurulmadan önce, Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresinde, Kemalistler, hem emperyalist sermayeye hem de yerli burjuvaziye ve özellikle de İstanbul’un kozmopolit ticaret burjuvazisine güvenceler vermişlerdi. Osmanlı borçlarının devralındığı ve hiçbir şekilde karşılıksız millileştirmeye girişilmeyeceği karara bağlanmıştı. Kongrede Mustafa Kemal, “yabancı sermayeye gereken güvenliği sağlamaya her zaman hazırız” diyordu. 20’li yıllarda bir dizi önlemle gerek yerli burjuvazinin gelişiminin önündeki engeller kaldırılmaya gerekse de yabancı sermayenin ülkeye gelmesi teşvik edilmeye çalışıldı.

Her türlü teşvike ve emeği sınırsızca sömürme hakkına rağmen 20’li yıllarda özel sektörün sanayileşme yolunda ciddi bir adım atamaması ve beklenen yabancı sermaye akışının bir türlü gerçekleşmemesi rejimi sıkıntıya sokuyordu. 1929’da tüm kapitalist dünyayı sarsan büyük buhran Türk ekonomisini de fena halde vurmuştu. Kemalist bürokrasi, bu krizin etkilerini hafifletebilmek için, 1930’lu yılların başlarından itibaren bizzat kendi eliyle temel tüketim maddelerini, sanayi için hammadde ve ara mamulleri üretecek büyük sınai kuruluşları inşaya girişirken bir taraftan da sanayinin gelişmesi için gerekli altyapı yatırımlarını yapmaya başladı. CHP’nin 1931 ve 1935 programlarında devletçilik şöyle formüle ediliyordu: “Aslolan ekonomik faaliyette bireysel teşebbüstür, ama bunun yetmediği yerlerde devlet gücü devreye girerek ekonomik kalkınmayı sağlar.” Yani devlet kapitalist sanayinin gelişimine destek olur ve onun zeminini hazırlar.

Böylelikle sağlanan iktisadi canlılık ve büyümeden faydalanan yine de uzun yıllar boyunca ticaret ve tarım burjuvazisi oldu. Sanayi burjuvazisi de bu dönemde gelişimini sürdürdü ama onun ciddi bir atılım yapması ancak 50’li yılların sonlarından itibaren mümkün olacaktı. Devletçilik politikasının önemli sonuçlarından biri de asker-sivil bürokrasinin giderek çok daha büyük oranlarda iş âlemine dalarak “burjuvalaşması” olacaktı. Devlet kapitalizmiyle burjuvazinin iktisadi gelişiminin önünü açan “halkçı” Kemalist rejim, sıra o halkın çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin ekonomik ve demokratik haklarına gelince kılını bile kıpırdatmadı. Bir iş yasasının çıkması için cumhuriyetin ilanının üzerinden 13 yıl geçmesi gerekti. Sendika hakkı ancak 1947’de, Kemalist tek parti diktatörlüğü dönemi bittikten sonra tanındı. Grev ve toplusözleşme hakkı için ise işçi sınıfı tam 40 yıl beklemek zorunda kalacaktı.
Peki kapitalizmi devlet eliyle geliştirme anlamına gelen devletçilik emekçilere ne sağladı? Dizginsiz, kuralsız ve sınırsız bir sömürü! Emekçi halk kitlelerinin dizginsiz sömürüsü daha da arttıkça Kemalist rejimin “halkçılık” söyleminin de güçlendiğini görürüz! Daha 1927 yılında İsmet İnönü Meclis kürsüsünden şöyle haykırıyordu:
“Memlekette şimendifer yok, liman yok, köprü yok, yol yok, mektep yok, velhasıl hiçbir şey yok! Ben bunları yapacağım, bunları yapabilmek için paraya ihtiyaç var. Onun için milletin cebinde on para da bulsam alacağım.”
Köylü memleketin “efendisi” idi ve buğday üretiyordu, ama dünya krizi koşullarında köylüyü korumak için Buğday Koruma Kanunu da şarttı; ekmek yiyen herkes ekmek başına bir kuruş vergi verecekti! Her yetişkin erkek yıllık 8 ila 15 lira “yol vergisi” verecekti. Ortalama bir köylü ailesi için bu, yıllık yaklaşık 60 lira demekti, 1 ton buğday ise o dönemde 40 liraya satılıyordu! Tüketim malları üzerindeki vergiler 1927’den 1934’e %53 artarken, aynı dönemde kişi başına düşen gelir %40 azalmıştı. Hapishaneler vergisini ödeyemeyenlerle doluyor, 1932’de 700 bin kişi vergi ödeyemediğinden zorla yol yapımında çalıştırılıyordu! İlerleyen yıllarda burjuva devlet iki bin milyoner yetiştirmekle övünürken, zorla çalıştırma daha da yaygınlaşıyor, ücretler daha da düşüyor, işgünü resmen 11 saate çıkarılıyordu.
Tüm bunlar, devletçiliğin kimin çıkarına olduğunu göstermesinin yanı sıra tek parti diktatörlüğü dönemi bittiğinde, CHP’nin neden büyük bir seçim yenilgisine uğradığını da açıklıyor olsa gerek.


✖ kemalism is fascism..✖ kemalizm faşizmdir...✖kемализма это фашизм..✖kemalismus ist faschismus...✖kemalismo è fascismo... ✖ Le kémalisme est le fascisme ...✖

“Atma Hamidiye atma, şapka da takacağuk, vergi da vereceğuk..."



Bu topraklarda çok gözüken 'ben yaptım oldu'culuğa mükemmel bir örnek olarak Mustafa Kemal, 23 Ağustos 1925’te yurt gezisine çıkarak Kastamonu’ya gittiğinde başında 1960'ların hippilerini aratmayacak bir şapka vardır.
Yeni kazandığı 'turkiye' çiftliğini Selanik'de her gün 'Baban nerdeee....' alaylarından kurtulmak için kafasında kurduğu bir krallığa çevirmek için zaman kaybetmek istemiyordu. Nasıl ülke yönetimini ele geçirmek için acele etmemiş, sadece kendisine rakip 'kurtarıcıları' bertaraf etmekle yetinmişse, uluslararası sahnede de aynı temkinle etraftaki Mussolini gibi önderlerin arkasına saklanıp "aman bana dokunma, ben bu çiftliğin Ali-babasıyım, perişan olsalar da hiç siklemeden ölüme göndereceğim KIRK haramilerim var, haa!" pozunda mal-mülkünü denetlemektedir diktatör.

Çevresindekiler, kendileri de şapka giydikleri halde bu durumdan rahatsız olmuştur. Kimileri de şapkayı “şems (güneş)siperli serpuş(başlık)” diye tanıtmaya hazırlanır. Oysa Götatürk Kastamonu'da:
Efendiler, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmaya gerek yoktur. Medeni milletlerarası kıyafet, ayakta iskarpinler, gri pantolon, beyaz gömlek, lacivert ceket, saçlar enseyi geçmeyecek, kulakları kapatmayacak, kızlarda diz üstü etek yok, saçlar toplu.
diyerek (haşa) diktatörlük yapmadan kendi fikrini belirttikten sonra Ankara'ya döndüğünde kendisini karşılayan "üst düzey"lerin tamamının şapkalı olması, yağcılığın ötesi bir popo korkusuydu..
Bu hava ile birlikte moda anlayışı da değişmiş, hayat bir gün içinde başkalaşmıştı.
25 Kasımda Şapka Kanunu diye bilinen yasa çıkarılır. Memurlar artık şapka giyecektir. Fes yasaktır… O tarihten sonra fes ortadan kalkar, kentliler fötr şapka; köylülerse kasket giymeye başlar. Şapka devrimi anlaşılması pek de kolay olmayan bir devrimdir insanlar için, ama diktatörün kimseye birşey anlatmasına gerek ve tahammülü yoktur.

Hazırda bekletilen "Şapka iktisasına (giyilmesine) Dair Kanun" Tasarısı hemen Büyük Millet Meclisi'ne sevk edilir. Ama geçirmek çok kolay olmaz. Tasarı görüşülürken, taslağın anayasaya aykırı olduğu ileri sürülür. Bunu ileri süren Bursa Milletvekili Nurettin Paşa'ya, Atatürk'ün yakın faşist çevresinden zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) çok sert çıkar:
Hürriyetin nasibi, irticaın elinde oyuncak olmak değildir? Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman anayasaya aykırı olamaz, olmaması mukayyettir (belirlenmiştir).

Bu sözü Mussolini'nin 'benim yaptığım kanun, anayasadır' ya da Fransız kralı 16.(güneş) Louie'nin 'devlet benim' sözleriyle karşılaştırıp devam edelim:
25 Kasım 1925'de Şapka Kanunlaştı.
AliBaba, yanında köpeği, bundan böyle  çiftliğinde
şapka giymeyenlerin asılarak öldürülüceklerini müjdelerken.
Artık erkeklerin şapka dışında başlık giymeleri suçtu. Ama o sırada ülkede yeteri kadar da şapka da yoktu. İnsanlar şapkaya benzer ne bulurlarsa başlarına geçiriyorlardı. Hatta Rum kadınlarının giydiği şapkalar bile bir süre üst tabaka erkekler tarafından kullanılmış ve trajikomik görüntüler oluşmuştu. Daha sonra yeni bir kanunla vatandaşlara ülkeden kovduklari İtalyan'lardan satin aldiklari üç gemi dolusu şapkaları giyme mecburiyeti getirdiler.
Iskilipli Atif Hoca da islam'a bagli örnek nir sahsiyet olarak bu dönemin sıkıntılarından payini aliyordu. Normal, günlük  sıkıntı deçil, Sürgün ve hapis...Ülkedeki 'batılılaşma hareketine karşı "Firenk Mukallitligi(taklitciliği) ve Şapka" adli eserini 1924'te yazdı. kitapta,batinin iç yüzünü çevresindekilere anlatiyordu. liyordu. Buna halk ve ulemadan büyük tepki geldi.
Ülkeyi kendi malı yapan(lar) bu kendilerinin yapacağı kanunu 1,5 sensinden önce öngörüp ona göre yazmayan, yazdığında serbest olmasını önemsemiyerek bu kendini, bildiğini ifade eden "kanun tanımazlara" haddini bildirmeliydi.
 Iskilipli Atif Hoca kitabı bahane edilerek tutuklandı. Giresun istiklal mahkemesinde yargılanarak suç bulunamaması nedeni ile Istanbul'a gönderildi. Bir süre sonra yeniden tutuklandi. 26 Aralik 1925 te arkadaslari ile beraber 13 kolluk kuvveti gözetiminde Ankara'ya gönderildi. 26 Ocak 1926 Sali ünü Ankara istiklal mahkemesinde yargılandı. Savcı, Iskilipli Atıf Hoca için 3 yıl hapis cezası istedi. Mahkeme müdafaa için bir gün sonraya bırakıldı. Ertesi gün mahkeme reisi Kel Ali, müdafaa yapmaya gerek görmeyen Iskilipli Atif Hoca için alinan karari açikladı: iDAM...  Iskilipli Atif Hoca vakarla ve dudağında ayetlerle gittiği idam sehpasinda sunu söylüyordu:"zalim ve katillerle elbette mahşer günü hesaplaşacağız" 
Şapka Kanunu'nun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane'de sert direnişler yaşandı. Ama hepsi çok şiddetli, hatta vahim bir şekilde bastırıldı.
Oysa, şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası, kanuna göre, üç aya kadar hafif hapisti. Ama şapka, İstiklal Mahkemeleri'nin en önemli konusu haline getirildi. Ve şapkaya direndikleri gerekçesiyle, başta İskilipli Atıf Hoca olmak üzere, Rize'de 8, Maraş'ta 7, Erzurum'da 4, Sivas'ta 3, İskilip'te 2, Menemen'de 28 olmak üzere, diğer yerlerle birlikte toplam 78 kişi idam edildi.

Sivas, Erzurum ve Maraş’ta ki başkaldırıların aksine Rize’de çıkan isyan yarattığı etki bakımından benzerlerinden ayrılır. İsyan sonucunda kurulan İstiklal mahkemelerinde 143 kişi yargılanır ve sanıklardan 14’ü On beş 22’si On, 19’u Beş yıla mahkum edilirken 8 idam cezası çıkar.
 
İsyanın çıkış noktası: Güneysu

Güneysu (eski adıyla Potomya) Rize’den 13 Kilometre uzakta bir nahiyedir. bu dönemde nahiyeye bağlı köylerde ağalık düzeni hakimdir, çay yoktur, halkın geçim kaynağı sadece mısırdır, doğal bitki örtüsünü yarı yarıya komar ağaçları ve de diğer ağaç çeşitleri oluşturur.
Cumhuriyet’in ilanından 63 yıl sonra İlçe hüviyetine sahip olabilecek olan Güneysu da başlayan isyanın haberini alan ve 1923 -1926 yılları arasında görev yapan zamanın Rize Valisi Mehmet Hurşit Bey vakit kaybetmeden durumu telgrafla Ankara’ya bildirir.Valinin çektiği telgraf sonrası, Hamidiye kruvazörü Rize açıklarına gelip dağları topa tutar. Olayın ilginç yanı ise Hamidiye kruvazörü dağları topa tuttuğu zaman, Rize de devam etmekte olan bir isyan yoktur.
Necip Fazıl KISAKÜREK’ e göre Güneysu’ dan şehir merkezine yürüyen insanların da çoğu kendi teslim olur. (Necip Fazıl, isyana katılan insanları “şapka giymek istemiyoruz diyen ve her türlü fiili isyan davranışından çekingen; seyirci vede isyana körü körüne katılan 80 – 100 kişilik kalabalık” olarak tanımlar, ve bunu Son Devrin Din Mazlumları isimli kitabında açıkça belirtir) Teslim olanlar hiç vakit kaybedilmeden İstiklal Mahkemelerine çıkartılır ve Takrir-i Sükun Kanunu doğrultusunca yargılanır. Yargılama sonucunda sekiz idam kararı çıkar, onlarca insan da Sinop ve Adana’da ki cezaevlerine gönderilir.

30 Aralık 1925 tarihli cumhuriyet gazetesi idam edilen 8 kişinin resimlerini yayınladıktan sonra bu konuda şu haberi geçer:
“Rize’den matbaamıza yazılıyor: Köy İmamlarını ve bazı mürtecilerin teşviki ile 25-26 teşrinisinde başlayan isyan, Cumhuriyetin azm ve savleti neticesinde süratle bastırıldı. Bu isyan hareketinin seri bir şekilde bastırılmasında fedakar vali Hurşit Bey ile Jandarma Kumandanı Binbaşı Yusuf Bey’in büyük himmet ve gayreti vardır.”


Teslim olanlardan; Alihocaoğlu Sabit, (Muço) Mehmet PEÇE, (Latibeyoğlu) Arslan PEÇE, Yakup Çavuş PEÇE, Kadir KOLİVAOĞLU, Hafız Şaban KOLİVA, (Kofa)Hasan KÜLÜNK VE Mahmut KANBUROĞLU’ nun idam kararları çıkar, ve cezaları bir gün sonra infaz edilir. Necip Fazıl’a göre idam kararının çıkmasında Güneysu’ daki karakol çavuşunun etkisi büyük olur. İsyancıların ilk olarak karakola yürümesi sonrası karakol çavuşu isyanı yatıştırmak amacıyla: “ben sizin yanınızdayım” der. Sonrasında ise idam edilen sekiz kişiyi İstiklal Mahkemesinde teşhis eder. Mahmut KANBUR ’a göre İstiklal Mahkemelerinde yargılanan kişilere kendilerini savunma hakkı tanınmaz. Zaten Hafız Şaban, Yakup Çavuş ve Kofa Hasan dışındaki idam edilen insanlar kendi isimlerini dahi okuyup yazmaktan aciz, cahil kişilerdir. Eğer şapka isyanında suçlu aranacaksa bu, isyanın çıkış nedenini yeterince araştırmadan isyanı Ankara’ya bildiren zamanın valisi ve gençleri kışkırtan cami hocalarıdır.

Halkı kışkırtan Potomya Merkez Camisi İmamı Hacı Sabit Civelek Efendi’nin kendini kurtarması:tipik bir kemalist adaletsizliği:
İstiklal Mahkemesinin dört hakimi vardır ve hepsinin de ismi Ali’dir.(Kel Ali, Kılıç Ali, Ali Gali ve Ali Necip) Mahkeme Mübaşiri’nin adı da Ali CİRİKOĞLU. Mahkeme kapısında Laiksel Mahkemesi, içerisinde de Takrir-i Sükun Kanunu yazar. Bu noktada Mahmut KANBUR’ un söyledikleri çok ilginç: “İmam Hacı Sabit Civelek, Mahkeme heyetine; ben, elli sene Potomya ’da hocalık yaptım. Hiç ecelinden ölen bir adan yumadım. Hep kanlı gömlek yıkadım. Bu insanlar benim dediğimi yapmaz ki ben bu insanları isyan ettireyim der ve eline aldığı bir fötr şapkayı öpüp başına takar!” Bu sayede Hacı Sabit CİVELEK ceza almaktan kurtulur.
Arada bazı (Dr. İsmail Yakıt gibi) "İskilipli Atıf Hoca Şapkadan idam edilmedi, ama başka şeylerden idam edildi" diyenler, nam-ı diğer 'vahşet özürcüleri' ortaya çıksa da bunlar İskilipli Atıf Hoca'nın idamını gerektirecek bu başka şeyleri' bir türlü çıkarıp gösteremezler..

Dünya devrimler tarihi incelenecek olursa kansız bir devrimin gerçekleşmediği kolayca görülür. Ancak insanları GERÇEKTEN BiR HiÇ UĞRUNA harcayan, eline geçirdiği ülkeyi AliBaba'nın çiftliğinden beter, kan-revân içinde bırakan PolPot gibi birkaç manyak vardır. Bütün bunları yapıp da gelecek nesillerden bu kadar uzun zaman saklayabilen başka bir tane örnek diktatör olmasa gerek....


✖ kemalism is fascism..✖ kemalizm faşizmdir...✖kемализма это фашизм..✖kemalismus ist faschismus...✖kemalismo è fascismo... ✖ Le kémalisme est le fascisme ...✖

5.1.09

"Daha ne istiyorsunuz?" Diyebilen Empreyalizmin Çıkmazı..

Geçenlerde içtenlikle yazılmış, zaten artık t.c.nin egemen kültürünün alamet-i farikası haline gelmiş bir bakış ve anlayış olarak ıkcılık ve dışlama kokan ifâdelere rastladım.
Şöyle diyordu birisi: "Istanbul'da yaşıyorum. Nereye baksam Kürt kökenliler... Eğlence mekanında Kürt türküleri... TV'lerde hep onlar... Dil aksânında Kürtçe izleri... Bakkal Kürt, şöför Kürt, komşum Kürt... Her köşe başı kebapçı... Yaşadığım semtte kendi kurallarını koyacak kadar yoğunlar... Ve bu kuralları pekalâ da diretiyorlar... Peki neden bu orada, 'kendi topraklarında' olmuyor?, burada yapabiliyosunuz madem...
Daha ne istiyorsunuz?" vb., vesaire..

Aynı argümanları dünyanın dört bir tarafında da görmek mümkün. Hollanda, bir zamanlar sömürdüğü yerlerden edindiği azınlıklarıyla uğraşıyor, Fildişi sahilindekiler Ghana'daki kabilelerden şikayetçi, SriLanka'da Tamiller, İndonezya'da Doğu Timor, Norveç'te Laplar, Almanya...malûm bizim artık.
Azınlığın olmadığı yer yok gibi dünyada. İnsanlar kıtlığın ucu gözükse birbirlerine tavır almaya hazır beklerler, güçlünün güç kullanmaktan çekinmediği tarihi tekrar etmek için hayatın çıkartığı fırsatları beklerler.
Almanya'daki 'gurbetcileri' anlamayan, dışlayan Almanlara veryansın edenlerden kaçı bu 80küsur senelik işgal-baskı-asimilasyon-sosyal mühendislik ve kültürel savaş politikalarının mağduru Kürtlere aynı hassasiyeti gösteriyor...
Hep aynı hikaye, Amerika'nın Filipinleri işgali sırasında o 'maymun-insancıklara' yardım için orada oldukları propagandası ile "bu Kürtler tarihte hiç devlet oluşturamadılar" zırvaları arasında bir fark yok. Beyazların o sözümona uzaktan ırkdaş kızlderililere yaptıklarını, Çinlilerin Uygurlara, Rusların Çeçenlere yaptıkları ile kendilerinin Kürtlere yaptıkları arasında fark olmadığını görememek için en masum vatanperverlik yetiyor.
İngiliz emperyalizmine karşı İrlanda'ya sempati duyan "hümanistler", Yunalıların başlarından Osmanlıları atmasını kutlarlar mı?
Hegel dialektiğidir, zafere ulaşıp karşısındakini yutan, bu 'tez-antitez-sentez' sürecinden aynı şekilde çıkamaz. Onun için "savaşa girmek kolay, çıkmak zordur" derler ya. Bak burada Vietnamlı, Filipinli, Koreli, Huang, Kübalı, PortoRikolu, Samoalı, her türlü Güney Amerikalı azınlıklar var. Hernezaman bir ülke/güç gidip biryerleri işgal ederse, oranın yerlilerinden işbirlikcilik yapıp ya da yapmadan, o güçlü ülkenin nimetlerini kapmak, ya da çaresizlikten gidip işgalci ülkede yerleşenler olacaktır. t.c.'de olduğu gibi işin içine sürgünler girince bu demografikleri alt-üst eder...
Ama dedelerini-ninelerini katledenlerin arasına karışıp asimile olmaları zor oluyor insanların. Dedelerin-ninelerin iş-para için gönüllü gittiği yerlerde bile etrafdaki kültüre her daim tepkili, giderek fanatikleşen 'almancı' kültürünü, insanların görünce korktuğu '3üncü-4üncü' nesili' görünce anlıyor insan.
Kimse "kimliğim başkasının kimliğine emânet olsun" demez...
"Benliğim sadece ve sadece benimdir, kiseye emânet edemem" diyebilenler de az.
Çoğunluk "Benliğim içinde bulunduğum sürü ile birebirdir" diyerek insan onurunun sorumluluğunu ve özgürlüğünü reddederler.
Bunlar bana şaşkınlıkları ile Gillo Pontecorvo'nun yönettiği 1966 İtalya/Cezayir yapımı "Cezayir Savaşı" (The Battle of Algiers) filminin son sahnesini hatırlatıyor. Terörist dediği militanları güç-işkence zoruyla yoketmeyi başaran Fransızlar hiç beklemedikleri bir halk ayaklanması karşısında ödünler verseler de azıcık bile yatıştıramadıkları halka karşı çaresiz kalıyorlar. Bir polis kumandanı, elindeki hoparlörden görünmeyen halka doğru soruyor: "Evinize gidin...İstediğiniz nedir?"....
Sokaklara dökülmüş kalabalıktan haykırışlar gelmeye başlar:
Bağımsızlııık...
Onurumuz !
Özgürlük İstiyoruz !!!

✖kemalizm faşizmdir✖kémalisme est le fascisme ✖ kemalismo è fascismo✖ kемализма это фашизм ✖  kemalism is fascism  ✖  kemalismus ist faschismus ✖