25.6.11

“Atma Hamidiye atma, şapka da takacağuk, vergi da vereceğuk..."



Bu topraklarda çok gözüken 'ben yaptım oldu'culuğa mükemmel bir örnek olarak Mustafa Kemal, 23 Ağustos 1925’te yurt gezisine çıkarak Kastamonu’ya gittiğinde başında 1960'ların hippilerini aratmayacak bir şapka vardır.
Yeni kazandığı 'turkiye' çiftliğini Selanik'de her gün 'Baban nerdeee....' alaylarından kurtulmak için kafasında kurduğu bir krallığa çevirmek için zaman kaybetmek istemiyordu. Nasıl ülke yönetimini ele geçirmek için acele etmemiş, sadece kendisine rakip 'kurtarıcıları' bertaraf etmekle yetinmişse, uluslararası sahnede de aynı temkinle etraftaki Mussolini gibi önderlerin arkasına saklanıp "aman bana dokunma, ben bu çiftliğin Ali-babasıyım, perişan olsalar da hiç siklemeden ölüme göndereceğim KIRK haramilerim var, haa!" pozunda mal-mülkünü denetlemektedir diktatör.

Çevresindekiler, kendileri de şapka giydikleri halde bu durumdan rahatsız olmuştur. Kimileri de şapkayı “şems (güneş)siperli serpuş(başlık)” diye tanıtmaya hazırlanır. Oysa Götatürk Kastamonu'da:
Efendiler, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmaya gerek yoktur. Medeni milletlerarası kıyafet, ayakta iskarpinler, gri pantolon, beyaz gömlek, lacivert ceket, saçlar enseyi geçmeyecek, kulakları kapatmayacak, kızlarda diz üstü etek yok, saçlar toplu.
diyerek (haşa) diktatörlük yapmadan kendi fikrini belirttikten sonra Ankara'ya döndüğünde kendisini karşılayan "üst düzey"lerin tamamının şapkalı olması, yağcılığın ötesi bir popo korkusuydu..
Bu hava ile birlikte moda anlayışı da değişmiş, hayat bir gün içinde başkalaşmıştı.
25 Kasımda Şapka Kanunu diye bilinen yasa çıkarılır. Memurlar artık şapka giyecektir. Fes yasaktır… O tarihten sonra fes ortadan kalkar, kentliler fötr şapka; köylülerse kasket giymeye başlar. Şapka devrimi anlaşılması pek de kolay olmayan bir devrimdir insanlar için, ama diktatörün kimseye birşey anlatmasına gerek ve tahammülü yoktur.

Hazırda bekletilen "Şapka iktisasına (giyilmesine) Dair Kanun" Tasarısı hemen Büyük Millet Meclisi'ne sevk edilir. Ama geçirmek çok kolay olmaz. Tasarı görüşülürken, taslağın anayasaya aykırı olduğu ileri sürülür. Bunu ileri süren Bursa Milletvekili Nurettin Paşa'ya, Atatürk'ün yakın faşist çevresinden zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) çok sert çıkar:
Hürriyetin nasibi, irticaın elinde oyuncak olmak değildir? Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman anayasaya aykırı olamaz, olmaması mukayyettir (belirlenmiştir).

Bu sözü Mussolini'nin 'benim yaptığım kanun, anayasadır' ya da Fransız kralı 16.(güneş) Louie'nin 'devlet benim' sözleriyle karşılaştırıp devam edelim:
25 Kasım 1925'de Şapka Kanunlaştı.
AliBaba, yanında köpeği, bundan böyle  çiftliğinde
şapka giymeyenlerin asılarak öldürülüceklerini müjdelerken.
Artık erkeklerin şapka dışında başlık giymeleri suçtu. Ama o sırada ülkede yeteri kadar da şapka da yoktu. İnsanlar şapkaya benzer ne bulurlarsa başlarına geçiriyorlardı. Hatta Rum kadınlarının giydiği şapkalar bile bir süre üst tabaka erkekler tarafından kullanılmış ve trajikomik görüntüler oluşmuştu. Daha sonra yeni bir kanunla vatandaşlara ülkeden kovduklari İtalyan'lardan satin aldiklari üç gemi dolusu şapkaları giyme mecburiyeti getirdiler.
Iskilipli Atif Hoca da islam'a bagli örnek nir sahsiyet olarak bu dönemin sıkıntılarından payini aliyordu. Normal, günlük  sıkıntı deçil, Sürgün ve hapis...Ülkedeki 'batılılaşma hareketine karşı "Firenk Mukallitligi(taklitciliği) ve Şapka" adli eserini 1924'te yazdı. kitapta,batinin iç yüzünü çevresindekilere anlatiyordu. liyordu. Buna halk ve ulemadan büyük tepki geldi.
Ülkeyi kendi malı yapan(lar) bu kendilerinin yapacağı kanunu 1,5 sensinden önce öngörüp ona göre yazmayan, yazdığında serbest olmasını önemsemiyerek bu kendini, bildiğini ifade eden "kanun tanımazlara" haddini bildirmeliydi.
 Iskilipli Atif Hoca kitabı bahane edilerek tutuklandı. Giresun istiklal mahkemesinde yargılanarak suç bulunamaması nedeni ile Istanbul'a gönderildi. Bir süre sonra yeniden tutuklandi. 26 Aralik 1925 te arkadaslari ile beraber 13 kolluk kuvveti gözetiminde Ankara'ya gönderildi. 26 Ocak 1926 Sali ünü Ankara istiklal mahkemesinde yargılandı. Savcı, Iskilipli Atıf Hoca için 3 yıl hapis cezası istedi. Mahkeme müdafaa için bir gün sonraya bırakıldı. Ertesi gün mahkeme reisi Kel Ali, müdafaa yapmaya gerek görmeyen Iskilipli Atif Hoca için alinan karari açikladı: iDAM...  Iskilipli Atif Hoca vakarla ve dudağında ayetlerle gittiği idam sehpasinda sunu söylüyordu:"zalim ve katillerle elbette mahşer günü hesaplaşacağız" 
Şapka Kanunu'nun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane'de sert direnişler yaşandı. Ama hepsi çok şiddetli, hatta vahim bir şekilde bastırıldı.
Oysa, şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası, kanuna göre, üç aya kadar hafif hapisti. Ama şapka, İstiklal Mahkemeleri'nin en önemli konusu haline getirildi. Ve şapkaya direndikleri gerekçesiyle, başta İskilipli Atıf Hoca olmak üzere, Rize'de 8, Maraş'ta 7, Erzurum'da 4, Sivas'ta 3, İskilip'te 2, Menemen'de 28 olmak üzere, diğer yerlerle birlikte toplam 78 kişi idam edildi.

Sivas, Erzurum ve Maraş’ta ki başkaldırıların aksine Rize’de çıkan isyan yarattığı etki bakımından benzerlerinden ayrılır. İsyan sonucunda kurulan İstiklal mahkemelerinde 143 kişi yargılanır ve sanıklardan 14’ü On beş 22’si On, 19’u Beş yıla mahkum edilirken 8 idam cezası çıkar.
 
İsyanın çıkış noktası: Güneysu

Güneysu (eski adıyla Potomya) Rize’den 13 Kilometre uzakta bir nahiyedir. bu dönemde nahiyeye bağlı köylerde ağalık düzeni hakimdir, çay yoktur, halkın geçim kaynağı sadece mısırdır, doğal bitki örtüsünü yarı yarıya komar ağaçları ve de diğer ağaç çeşitleri oluşturur.
Cumhuriyet’in ilanından 63 yıl sonra İlçe hüviyetine sahip olabilecek olan Güneysu da başlayan isyanın haberini alan ve 1923 -1926 yılları arasında görev yapan zamanın Rize Valisi Mehmet Hurşit Bey vakit kaybetmeden durumu telgrafla Ankara’ya bildirir.Valinin çektiği telgraf sonrası, Hamidiye kruvazörü Rize açıklarına gelip dağları topa tutar. Olayın ilginç yanı ise Hamidiye kruvazörü dağları topa tuttuğu zaman, Rize de devam etmekte olan bir isyan yoktur.
Necip Fazıl KISAKÜREK’ e göre Güneysu’ dan şehir merkezine yürüyen insanların da çoğu kendi teslim olur. (Necip Fazıl, isyana katılan insanları “şapka giymek istemiyoruz diyen ve her türlü fiili isyan davranışından çekingen; seyirci vede isyana körü körüne katılan 80 – 100 kişilik kalabalık” olarak tanımlar, ve bunu Son Devrin Din Mazlumları isimli kitabında açıkça belirtir) Teslim olanlar hiç vakit kaybedilmeden İstiklal Mahkemelerine çıkartılır ve Takrir-i Sükun Kanunu doğrultusunca yargılanır. Yargılama sonucunda sekiz idam kararı çıkar, onlarca insan da Sinop ve Adana’da ki cezaevlerine gönderilir.

30 Aralık 1925 tarihli cumhuriyet gazetesi idam edilen 8 kişinin resimlerini yayınladıktan sonra bu konuda şu haberi geçer:
“Rize’den matbaamıza yazılıyor: Köy İmamlarını ve bazı mürtecilerin teşviki ile 25-26 teşrinisinde başlayan isyan, Cumhuriyetin azm ve savleti neticesinde süratle bastırıldı. Bu isyan hareketinin seri bir şekilde bastırılmasında fedakar vali Hurşit Bey ile Jandarma Kumandanı Binbaşı Yusuf Bey’in büyük himmet ve gayreti vardır.”


Teslim olanlardan; Alihocaoğlu Sabit, (Muço) Mehmet PEÇE, (Latibeyoğlu) Arslan PEÇE, Yakup Çavuş PEÇE, Kadir KOLİVAOĞLU, Hafız Şaban KOLİVA, (Kofa)Hasan KÜLÜNK VE Mahmut KANBUROĞLU’ nun idam kararları çıkar, ve cezaları bir gün sonra infaz edilir. Necip Fazıl’a göre idam kararının çıkmasında Güneysu’ daki karakol çavuşunun etkisi büyük olur. İsyancıların ilk olarak karakola yürümesi sonrası karakol çavuşu isyanı yatıştırmak amacıyla: “ben sizin yanınızdayım” der. Sonrasında ise idam edilen sekiz kişiyi İstiklal Mahkemesinde teşhis eder. Mahmut KANBUR ’a göre İstiklal Mahkemelerinde yargılanan kişilere kendilerini savunma hakkı tanınmaz. Zaten Hafız Şaban, Yakup Çavuş ve Kofa Hasan dışındaki idam edilen insanlar kendi isimlerini dahi okuyup yazmaktan aciz, cahil kişilerdir. Eğer şapka isyanında suçlu aranacaksa bu, isyanın çıkış nedenini yeterince araştırmadan isyanı Ankara’ya bildiren zamanın valisi ve gençleri kışkırtan cami hocalarıdır.

Halkı kışkırtan Potomya Merkez Camisi İmamı Hacı Sabit Civelek Efendi’nin kendini kurtarması:tipik bir kemalist adaletsizliği:
İstiklal Mahkemesinin dört hakimi vardır ve hepsinin de ismi Ali’dir.(Kel Ali, Kılıç Ali, Ali Gali ve Ali Necip) Mahkeme Mübaşiri’nin adı da Ali CİRİKOĞLU. Mahkeme kapısında Laiksel Mahkemesi, içerisinde de Takrir-i Sükun Kanunu yazar. Bu noktada Mahmut KANBUR’ un söyledikleri çok ilginç: “İmam Hacı Sabit Civelek, Mahkeme heyetine; ben, elli sene Potomya ’da hocalık yaptım. Hiç ecelinden ölen bir adan yumadım. Hep kanlı gömlek yıkadım. Bu insanlar benim dediğimi yapmaz ki ben bu insanları isyan ettireyim der ve eline aldığı bir fötr şapkayı öpüp başına takar!” Bu sayede Hacı Sabit CİVELEK ceza almaktan kurtulur.
Arada bazı (Dr. İsmail Yakıt gibi) "İskilipli Atıf Hoca Şapkadan idam edilmedi, ama başka şeylerden idam edildi" diyenler, nam-ı diğer 'vahşet özürcüleri' ortaya çıksa da bunlar İskilipli Atıf Hoca'nın idamını gerektirecek bu başka şeyleri' bir türlü çıkarıp gösteremezler..

Dünya devrimler tarihi incelenecek olursa kansız bir devrimin gerçekleşmediği kolayca görülür. Ancak insanları GERÇEKTEN BiR HiÇ UĞRUNA harcayan, eline geçirdiği ülkeyi AliBaba'nın çiftliğinden beter, kan-revân içinde bırakan PolPot gibi birkaç manyak vardır. Bütün bunları yapıp da gelecek nesillerden bu kadar uzun zaman saklayabilen başka bir tane örnek diktatör olmasa gerek....


✖ kemalism is fascism..✖ kemalizm faşizmdir...✖kемализма это фашизм..✖kemalismus ist faschismus...✖kemalismo è fascismo... ✖ Le kémalisme est le fascisme ...✖

No comments:

Post a Comment

Post a Comment